8 Ekim 2010 Cuma

"Mutluluk Projesi"



Mutluluk sizce nasıl bir günde saklı? Patronunuzdan övgü dolu sözler duyduğunuz bir iş günü mü, uzun zamandır almak istediğiniz ayakkabıları nihayet aldığınız gün mü, arkadaşlarınızla buluşup lise günlerinizde yaptığınız çocukça şeylere kahkahalarla gülerek geçirdiğiniz bir gün mü yoksa evde bacaklarınızı uzatıp tüm gün hiçbir şey yapmadan sadece tembellik yaparak geçirdiğiniz bir gün mü?

Tabiki hepsi ayrı ayrı mutluluk verici şeyler.. Peki neden kendimizi belirli kalıplar içinde mutlu görebiliyoruz sadece? Bana bu sorunun cevabını gösteren ve mutluluk üzerine yatırım yapıp geleceğimi yeniden inşa edebileceğime inandıran bir kitaptan bahsetmek istiyorum.. “Mutluluk Projesi”..

Kitap Gretchen Rubin’in kendi hayat deneyiminden yola çıkarak, 12 aya böldüğü bir mutluluk oyunu aslında.. Her ayın kendi misyonu ve bu misyonun gerektirdiği yeni hedefleri var.. Amaç kendinizi mutsuz hissettiğiniz anları tespit edip kalıcı çözüm yolları bulmak.. Hani zaman zaman deriz ya, ne istediğimi bilmiyorum ama ne istemediğimi biliyorum ve bu durumdan da yakınırız.. Aslında bunu söyleyebiliyorsak şanslıyız, çünkü istemediğiniz şeyi yapmaktan vazgeçerek mutsuzluğunuzun önüne geçebilirsiniz.. Geriye de istediğiniz şeyi bulmak kalır.. Burada da işte devreye kendi yaratacağınız mutluluk projeniz giriyor.. Kitap bu konuda sadece bir yol gösterici zira herkesin mutluluk yolları farklı.. Kimini başarı mutlu ederken kimini aşk kimini ise daha fazla para mutlu edebiliyor. Mutluluğa giden yolda belki de unutulmaması gereken en önemli noktalardan biri, mutluluğun bireysel olduğu.. Her ne kadar sevdiklerimizi mutlu görmek bizleri mutlu etse de, Hobbes’un da dediği gibi “İnsan doğası gereği bencildir” ve dolayısıyla herkes kendini diğerlerinden daha mutlu görmek ister.. Peki sevdiklerimizi mutlu görmek bizleri de mutlu etmez mi? Bakın küçük bir paradoks bile bir anda bencilliği sevimli kılmaya yetti.. Zaten önemli olan da içinde yaşadığınız anı kabullenebilmek değil mi?


Sihirli değneğe ihtiyacınız yok

“Mutluluk Projesi” herkesin kendine göre uyarlayabileceği bir kitap aslında.. Zaman zaman hangimiz hayatın bize karşı cimri olduğunu düşünmüyoruz ki.. Zamansızlıktan yakınmıyor muyuz, örneğin spora vakit ayıramamak birçoğumuzun ortak sıkıntısı değil mi? Ya da dağınık bir odaya uyanmak hangimizi mutsuz etmiyor? Susturamadığımız çocuklarımız, memnun edemediğimiz eşlerimiz ya da sevgililerimiz yok mu? İhmal ettiğimizi düşündüğümüz ailelerimiz, değiştirmeye cesaret edemediğimiz işimiz? Belki de bütün şikayetlerimizin sebebi biz de saklıdır.. Belki de hayatı biz bu kadar zorlaştırıyoruz.. Sihirli değneğe ihtiyacınız yok, kendiniz olun yeter.. Sadece hissetmek istediğiniz şekilde davranmak bile değişim için iyi bir başlangıç olabilir ne dersiniz?

Sadece mavi kapağı ile bile sizi kendisine çekmeyi başarabilen “Mutluluk Projesi”nin rekor sayılabilecek bir sürede, 30’dan fazla ülkeye satılması ve aylarca en çok satanlar listesinde yer alması aslında, mutluluğun peşindeki insanların ne derece çok olduğunu da ortaya koyan bir gerçek.. Kimimiz mutsuzluğu yenmenin, kimimiz daha fazla mutlu olmanın peşindeyiz belki, ama kim ne derse desin mutluluk sadece bizim içimizde.. Bazen içten bir gülümsemede, bazen küçük bir hediyede, bazen bir rüyada bazen de tesadüfen karşınıza çıkan bir kitabın içinde, tabi tesadüf diye bir şey varsa..



Birsen Tarhan

20 Eylül 2010 Pazartesi

Yaz tadında sonbahar


Eylül ayının gelmesiyle birlikte sadece havalar değil, modadan sinemaya, gece hayatından tiyatroya kadar geniş bir yelpaze de yeni sezona merhaba dedi. Aslında sonbaharın geldiğini havaların soğumasından önce mağazaların vitrinlerinden anlıyoruz zira bizler hala askılı elbiselerimizle gezerken taş mankenler çoktan berelere, atkılara bürünmüş, yeni mevsimi bekliyorlar. Ama taş mankenlerin aksine bizler bu güzel mevsimin tadını çıkartma lüksüne sahipken neden yaz bitti diye hayıflanıyoruz ki.. Peki sonbaharda neler yapabiliriz?

İlk başta yazın sıcak ve bunaltıcı günlerinde pek de uğramadığımız sinema salonlarına hızlı bir geri dönüş yapabiliriz, kaldı ki yeni sezonda kaçırmamız gereken filmler var.. Bunları arasında Türkiye’nin ilk 3 boyutlu filmi Cehennem’i, Elizabeth Gilbert'ın kendi hayat deneyiminden yola çıkarak yazdığı ve uzun süre çok satanlar listelerinde üst sıralarda yer alan Eat, Pray, Love isimli romanından uyarlanan Julia Roberts ve Javier Bardem’li Ye, Dua Et, Sev’i, ilkiyle uzun süre konuşulan ve tartışılan Paranormal Activity 2’yi, 3 boyutlu olmasıyla serinin diğer filmlerine büyük fark atacak gibi gözüken Testere 7’yi, Harry Potter’i bu kez 3 boyutlu izleme fırsatı veren Harry Potter Ve Ölüm Yadigarları Bölüm 1’i, Josh Brolin, Anthony Hopkins, Naomi Watts, Freida Pinto ve Antonio Banderas gibi birbirinden önemli isimleri bir araya getiren Woody Allen’ın romantik komedisi You Will Meet A Tall Dark Stranger’ı ve Çağan Irmak’ın beklenen filmi Prensesin Uykusu’nu sayabiliriz..

Ayrıca sinemayı sadece izlemekle kalmayıp bir de geçmişten günümüze katettiği yolu tartışarak öğrenmek istiyorsanız bu sonbahar çok güzel bir fırsatınız da olacak zira 2 Ekim’de Boğaziçi Üniversitesi Mithat Alam Film Merkezi’nde Sinemada Devr-i Alem başlıklı seminerde 6 hafta boyunca dünya sinema tarihinin çeşitli dönem ve coğrafyalarından 6 çarpıcı film izlenip tartışılacak.

Peki sinemanın yanı sıra tiyatro sezonu da sonbaharla birlikte perdelerini açıyor. 1 Ekim itibariyle Devlet Tiyatroları sahnelerinde 20’si yerli 18’i çeviri 38 değişik yeni oyun ile geçen senenin kapalı gişe oynayan ve sevilen oyunları sahnelenecek. Oyuncuyla aranızda sadece birkaç adım olduğunu bilerek sevdiğiniz bir oyunu izlemenin keyfi sanırım tartışılmaz ki bu da sonbaharın bize sunduğu güzel fırsatlar arasında yer alıyor.

Yılın son çeyreğinin en keyifli organizasyonları arasında şüphesiz Avrupa turuna İstanbul’dan başlayacak olan Disney on Ice ve Broadway’in en popüler müzikallerinden biri olan Chicago’yu sayabiliriz. Tabiki Türkiye’nin en uzun soluklu festivallerinden biri olan ve bu yıl 20’nci yaşını kutlayan Akbank Caz Festivali’ni de unutmamamız gerek..

Evden çıkmayı pek sevmiyorsanız dizi seçeneklerini değerlendirebilirsiniz.. Böylece hem ekonomik anlamda tasarruf yapıp –ki bu sayede yeni sezonda daha çok alışveriş de yapabilirsiniz- hem de sıcacık evinizde keyifli zaman geçirebilirsiniz..

Bu arada sonbaharın bize armağanlarından biri de şüphesiz bayram tatilleri.. Ramazan Bayramı’nı geride bıraktık ama önümüzde nerdeyse 9 günlük bir Kurban Bayramı tatili var. Kış kendini iyiden iyiye hissettirmeden ister bulunduğunuz şehirde ister şehir dışında bol bol dinlenip kışa enerji depolayabileceğimiz bu fırsatı kaçırmamak için sanırım şimdiden planlara başlamakta da fayda var..

Bana kalırsa sonbahar geldi diye hüzünlenip yaz şarkıları dinlemekten ise yapraklarını dökmeye başlayan ağaçlara mutlulukla bakmalıyız zira onlar biraz daha büyüdüğümüzün tezahürü olurken bol hareketli, renkli ve ışıklı günlerin de habercisi oluyor..

Birsen Tarhan

Cafe Pi Bistro


Yaz mevsimini ve beraberinde güzel havaları da yavaş yavaş geride bırakırken açıkhavada yemek yediğim yemeklerini özleyeceğim mekanlar da bir bir gözümde sıralanmaya başladı. Bunların başında “hayatı pi’ye alın” sloganıyla Cafe Pi Beşiktaş Bistro geliyor. Bir kere en başta Beşiktaş’ta olması mekan adına büyük avantaj zira üniversite öğrencilerinin yoğun olarak yaşadığı bir semtte mekanlar diğerine açmak, 1-0 önde olmanızı sağlıyor.

Cafe Pi’nin yemeklerinden önce kokteyllerinden bahsetmeliyim. Kokteyl menüsü ayrı bir kitapçık halinde size sunulduğu için ayrı da bir özen göstermeniz gerekiyor=) Daha tatlarına bakmadan isimleri de sizi şaşırtabilir ki “mahşerin beş shotlısı” desem ne demek istediğimi sanırım anlarsınız. Mojito çeşitleri ve margarita konusunda oldukça iddialılar, üstelik burada “hesap gelince napıcam” korkusu yaşamadan daha önce tatmadığınız kokteylleri rahatlıkla deneyebilirsiniz zira fiyatları emsallerine uygun diyebilirim ama bu içkinin küpüne girmeniz anlamına gelmesin lütfen..

Gelelim yemeklerine.. Cafe Pi’de yedikten sonra pişmanlık duymayacağını kadar hafif lezzetlerle doyabilirsiniz.. Neredeyse bütün yemekler özel soslarla süslenmiş ama benim favorim pizzaları. Özellikle de “pizza carpaccio”. Her ne kadar carpaccio’yu başlangıçlardan kaldırmış olsalar da pizza çeşitleri arasına koyarak yeniden gönlümü kazandılar=)

Cafe Pi Beşiktaş Bistro’nun küçük bir açık alanı var, o yüzden rezervasyonsuz giderseniz dışarıda yer bulmanız çok zor ama sirkülasyona güvenip masa boşalmasını bekleyebilirsiniz. Hoş havaların soğumasıyla beraber içerde oturmaktan da keyif alabilirsiniz. Bu arada kısa zaman öncesine kadar tuvalet girişlerinde “xx, xy,yy” harfleriyle kapıda bir an duraklamanıza neden oluyorlardı=)

Ayrıca artık Anadolu yakasında oturanların da cafe pi’si var, Bağdat Caddesi şubesiyle..

1 Eylül 2010 Çarşamba

Uzaktan sevmeye hazır mısınız?


Hollywood’un romantik asi prensesi Drew Barrymore bu kez uzaktan da olsa bir kez daha sinemaseverlerin gönlünü fethetmeye hazırlanıyor.


Hollywood dünyasında genç yaşta gelen şöhreti taşıyamayıp uyuşturucu ve alkol bağımlısı olan isimleri düşündüğünüzde belki de bir zamanlar akla gelen ilk isimler arasında Drew Barrymore yer alıyordu. 1980’de ilk filmi Altered States'te rol aldığında henüz 5 yaşında olan Barrymore şüphesiz çocuk yaşında başına geleceklerden habersizdi 1981’de tüm dünyada, sinemaseverlerin kalbini Steven Spielberg’in “ E.T. The Extra Terrestrial ”de canlandırdığı sevimli Gertie karakteriyle kazandı. 1984 yapımı Irreconcilable Differences filmindeki rolüyle Altın Küre'ye de aday olan Berrymore, sigara ve alkol kullanmaya başladığında ise 9 yaşındaydı. Sinemacı bir ailenin -ki buna aslında hanedanlık desek de yalan olmaz- kızı olmasına rağmen elindeki fırsatları lehine çeviremeyen Barrymore uzun süre uyuşturucu ve alkol tedavisi gördükten sonra, birkaç başarısız oyunculuk denemesinin ardından tam da yapımcıların artık ondan umudunu kestiği sıralarda adeta küllerinden doğarak 1992’de Poison Ivy/Zehirli Sarmaşık ile yeniden beyazperdeye döndü.

Barrymore, Ivy adında, arkadaşının babasını baştan çıkartarak, karısının intiharına sebep olan genç bir kızı canlandırdığı film ile artık çocuk yıldız değil çekici ve iddialı bir lolita olduğunu ispatladı. 1995 yapımı Batman Forever/Batman Daima’daki performansıyla da göz dolduran oyuncu için artık yepyeni bir dönemin başladığını söylersek yalan olmaz zira artık 20 yaşındaki Barrymore güzelliğinin getirdiği avantajları ve inişli çıkışlı aşk hayatını da kullanarak Interview ve Playboy gibi dergilere verdiği çıplak pozlarla da gündeme geldi.

Teen-slasher filmlerin öncülerinden Scream/Çığlık’taki kısa ama etkileyici rolüyle katilin ilk kurbanı da olsa filmi hatırlamamızda onun payını inkar edemeyiz sanırım..

‘90’lı yılların sonlarından itibaren ise Barrymore romantik filmlerin aranan yüzü haline geldi. Belki de bunda, çocukluğunun kötü hatıralarını silmek ve sinemaseverlerin aklında masum ve çocukcu genç kız olarak kalma istediğinin etkisi de olabilir. 1998 yapımı The Wedding Singer/Evlilik Öpücüğü’nde uyumlu bir performans sergileyen Drew Barrymore ve Adam Sandler ikilisi 2004 yılında 50 First Dates/50 İlk Öpücük filminde de tekrar beyazperdede buluştular. Hafızası hergün silinen bir kıza aşık olan bir adamın hikayesinin anlatıldığı film şüphesiz Barrymore’un komedi filmlerinde ne kadar başarılı olduğunu bir kez daha ortaya koydu. Öncesinde ise 2000 yılında “ Charlie’s Angels ”da Cameron Diaz ve Lucy Liu’yla birlikte Charlie’nin üç meleğinden birini canlandırdı.

2007 yılında People dergisi tarafından dünyanın en güzel kadını seçilen Drew Barrymore aynı yıl romantik filmlerin prensi Hugh Grant ile kamera önüne geçerek Music and Lyrics/ Söz ve Müzik’te 80'li yıllarda ünlü olmuş fakat sonradan unutulmuş eski bir popstara yeniden şöhret kapılarını açan ve aynı zamanda mutlu bir aşka da yelken açan Sophie karakterini canlandırdı.

Seni Uzaktan Sevmek 3 Eylül’de vizyonda

Favori filmlerinden He's Just Not That Into You/Erkekler Ne Söyler Kadınlar’ın ardından şimdilerde ise bir kez daha Going the Distance /Seni Uzaktan Sevmek isimli son filminde de Justin Long ile yine romantik bir komedide başrolü paylaşan Barrymore yine adından söz ettirmeye hazırlanıyor. Barrmore filmde işi nedeniyle sevgilisinden uzak bir şehre yerleşmek zorunda kalan ve aradaki uzak mesafeye rağmen ilişkisini korumaya çalışan Erin karakterini canlandırıyor. Peki aradaki sorun mesafe mi yoksa yanı başlarındaki dostları mı? Bunu da filmi izleyerek öğreneceğiz..

25 Ağustos 2010 Çarşamba

Happy Moons


20-30 yaş arası gençlerin yemek yemek için tercih ettikleri mekanların belli başlı özellikleri vardır.. Ekonomik ama lezzetli yemekler, güleryüzlü personel, hızlı servis, sigara içenler için açık alan, ulaşımın rahat olması, park sorununun olmaması ve yemeğiniz bittikten sonra kimsenin kalk da masaya yeni müşteri alalım diye gözünüzü gözlememesi.. Tabiki seçenekleri çoğaltabiliriz, bunlar ilk başta aklıma gelenler.. Peki bunların hepsini tek bir yerde toplamak mümkün mü? Bittabi mümkün.. Fenerbahçe ya da Şaşkınbakkal Happy Moons! Bi' kere adında mutluluk var, yetmez mi..

Yetmez diyorsanız ekleyelim o halde, yemekleri çok lezzetli ve çeşitli ayrıca pek çok yere kıyasla ekonomik.. Üstelik çok güleryüzlü ve işini bilen bir personeli var.. Yaz mevsimi için Fenerbahçe daha keyifli, çünkü kocaman bir bahçesi ve deniz manzarasıyla keyfinizi artırıyor.

Akşam yemeği için benim favorim tavuklu noodle ama meksika yemeklerinde de oldukça başarılılar.. Tabi kahvaltı kısmına değinmeden edemeyeceğim zira standart kahvaltı tabağı olsun açık büfe kahvaltısı olsun çeşitliliği çok fazla ve yine emsallerine göre fiyatları daha uygun..
Kahvaltı tabağı istemiyorsanız tavuklu-mantarlı krebini tavsiye edebilirim.. Ayrıca mutlaka ve mutlaka limonatasını de denemelisiniz, elma dilimleri, portakal parçaları ve üzümlü sunumuyla buz gibi kocaman bardakta sunulan limonatanızı hiç bitmesin istiyeceksiniz, eminim=)
Küçük bir hatırlatma, doğumgünü kutlamalarınız için önceden yer ayırtmanız gerekiyor, zira bahçede oturmak istiyorsanız ayakta kalma olasılığınız çok yüksek.. Şimdilik 3 şubesi de Anadolu Yakası'nda olan Happy Moons'a ulaşmanız için,

Tel: Fenerbahçe (216) 550 05 00
Şaşkınbakkal (216) 411 40 86
Kadıköy (216) 349 84 22

Birsen..

24 Ağustos 2010 Salı

Sedef Adası Ada Club



İstanbul'da yaşıyorsunuz, haftaiçi erkenden kalkıp yoğun iş temposu ve akşam ayrı sabah ayrı trafik ile mücadele halindesiniz, müşteri ve patron ya da çalışanınızın memnuniyeti derken kendi önceliklerinizi sadece haftasonuna bırakanlardansınız.. Bütün hafta tek teselliniz haftasonu hayalleriniz..

Aslında ben bu yaza kadar 7 yıllık çalışma hayatımda her kışı ve yazı bu şekilde geçirdim.. Hatta yıllık izinlerim hiçbir zaman bir haftanın üstünde olmadı tabiki bunda medya sektöründe çalışmamın etkisi büyük.. Geçen yıl ise tesadüfi bir şekilde eğitim sektörüne geçiş yaptım ve kışın 2 hafta yazın da 5 hafta tatil yaparak kendimce bir rekor kırdım.. O yüzden İstanbul'da da dolu dolu bir yaz geçirilebileceğine bizzat tanık oldum.. İşte bana İstanbul yakınlarında ne güzel yerler varmış dedirten Club Ada Sedef..



Sedef Adası, Prens Adaları'nın en küçüğü ve özel mülkiyet.. Dolayısıyla diğer adalar gibi yoğun bir ziyaretçi kapasitesi yok.. Sakinleri arasında Orhan Pamuk'un da olduğu 80-100 hanelik küçük bir kasaba gibi adeta.. Herkes birbirini tanıyor ve adanın özel tekneleriyle ulaşımı sağlıyorsunuz ki tanıdık bir ismi referans göstermeden tekneye binmeniz çok zor.. Diyelim ki bütün engelleri aştınız ve adını bitki örtüsünün sedefe benzerliğinden alan adaya ulaştınız.. Girişte sizi bir Nazım Hikmet şiiri karşılıyor ve sanırım huzurun ilk adımlarını o dizeleri okurken atmış oluyorsunuz.. Bu arada zamanında tavşanların çokluğu nedeniyle tavşanadası da denirmiş şimdilerde ise tavşanların yerini martılar almış ki benim gibi kuşlardan korkuyorsanız bu durum çok da iç açıcı olmayabilir. Lakin adanın eşsiz manzarası ve huzur veren sessizliği sadece dalga sesiyle birleşince tüm endişeleriniz, kaygılarınız, korkularınız, stresiniz bir anda sizi terk ediveriyor.

Ada Club ise adada yemek yiyip denize girebileğiniz en güzel yer diyebilirim, zaten çok da fazla seçeneğiniz yok aslında.. Yemekleri, manzarası ve müzikleri ile her haftasonu buraya gelmeliyim dedirtebilecek bir mekan.. Cuma akşamları ve Pazar günleri mekanda Radyo Fenomen ve Powertürk programcılarından Onur Kaymak çalıyor, kendisinin takipçisiyim=) Ayrıca mekanın ev sahipleri size evinizdeymişsiniz hissini veriyorlar. Minderlerde oturup türk kahvemi içerken şahsen ben kendi evimin terasındaymışım gibi hissettim ama ne yazık ki dönüş yolunda rüyamdan uyanmak zorunda kaldım..

Bu arada deniz biraz yosunlu ama iskeleden girerseniz yosunlarla pek muhattap olmak zorunda kalmazsınız. E tabi şayet özel teknenizle geleceksiniz o zaman keyfinize diyecek yok..

Sözün özü Büyükada'dan 5-10 dakika, Kartal'dan 20 dakika uzaklıktaki Sedef Adası yanıbaşımızdaki cennetmiş de haberim yokmuş.. Bilenler bilmeyenlere anlatsın.

iletişim: info@clubadasedef.com

Birsen..