20 Eylül 2010 Pazartesi

Yaz tadında sonbahar


Eylül ayının gelmesiyle birlikte sadece havalar değil, modadan sinemaya, gece hayatından tiyatroya kadar geniş bir yelpaze de yeni sezona merhaba dedi. Aslında sonbaharın geldiğini havaların soğumasından önce mağazaların vitrinlerinden anlıyoruz zira bizler hala askılı elbiselerimizle gezerken taş mankenler çoktan berelere, atkılara bürünmüş, yeni mevsimi bekliyorlar. Ama taş mankenlerin aksine bizler bu güzel mevsimin tadını çıkartma lüksüne sahipken neden yaz bitti diye hayıflanıyoruz ki.. Peki sonbaharda neler yapabiliriz?

İlk başta yazın sıcak ve bunaltıcı günlerinde pek de uğramadığımız sinema salonlarına hızlı bir geri dönüş yapabiliriz, kaldı ki yeni sezonda kaçırmamız gereken filmler var.. Bunları arasında Türkiye’nin ilk 3 boyutlu filmi Cehennem’i, Elizabeth Gilbert'ın kendi hayat deneyiminden yola çıkarak yazdığı ve uzun süre çok satanlar listelerinde üst sıralarda yer alan Eat, Pray, Love isimli romanından uyarlanan Julia Roberts ve Javier Bardem’li Ye, Dua Et, Sev’i, ilkiyle uzun süre konuşulan ve tartışılan Paranormal Activity 2’yi, 3 boyutlu olmasıyla serinin diğer filmlerine büyük fark atacak gibi gözüken Testere 7’yi, Harry Potter’i bu kez 3 boyutlu izleme fırsatı veren Harry Potter Ve Ölüm Yadigarları Bölüm 1’i, Josh Brolin, Anthony Hopkins, Naomi Watts, Freida Pinto ve Antonio Banderas gibi birbirinden önemli isimleri bir araya getiren Woody Allen’ın romantik komedisi You Will Meet A Tall Dark Stranger’ı ve Çağan Irmak’ın beklenen filmi Prensesin Uykusu’nu sayabiliriz..

Ayrıca sinemayı sadece izlemekle kalmayıp bir de geçmişten günümüze katettiği yolu tartışarak öğrenmek istiyorsanız bu sonbahar çok güzel bir fırsatınız da olacak zira 2 Ekim’de Boğaziçi Üniversitesi Mithat Alam Film Merkezi’nde Sinemada Devr-i Alem başlıklı seminerde 6 hafta boyunca dünya sinema tarihinin çeşitli dönem ve coğrafyalarından 6 çarpıcı film izlenip tartışılacak.

Peki sinemanın yanı sıra tiyatro sezonu da sonbaharla birlikte perdelerini açıyor. 1 Ekim itibariyle Devlet Tiyatroları sahnelerinde 20’si yerli 18’i çeviri 38 değişik yeni oyun ile geçen senenin kapalı gişe oynayan ve sevilen oyunları sahnelenecek. Oyuncuyla aranızda sadece birkaç adım olduğunu bilerek sevdiğiniz bir oyunu izlemenin keyfi sanırım tartışılmaz ki bu da sonbaharın bize sunduğu güzel fırsatlar arasında yer alıyor.

Yılın son çeyreğinin en keyifli organizasyonları arasında şüphesiz Avrupa turuna İstanbul’dan başlayacak olan Disney on Ice ve Broadway’in en popüler müzikallerinden biri olan Chicago’yu sayabiliriz. Tabiki Türkiye’nin en uzun soluklu festivallerinden biri olan ve bu yıl 20’nci yaşını kutlayan Akbank Caz Festivali’ni de unutmamamız gerek..

Evden çıkmayı pek sevmiyorsanız dizi seçeneklerini değerlendirebilirsiniz.. Böylece hem ekonomik anlamda tasarruf yapıp –ki bu sayede yeni sezonda daha çok alışveriş de yapabilirsiniz- hem de sıcacık evinizde keyifli zaman geçirebilirsiniz..

Bu arada sonbaharın bize armağanlarından biri de şüphesiz bayram tatilleri.. Ramazan Bayramı’nı geride bıraktık ama önümüzde nerdeyse 9 günlük bir Kurban Bayramı tatili var. Kış kendini iyiden iyiye hissettirmeden ister bulunduğunuz şehirde ister şehir dışında bol bol dinlenip kışa enerji depolayabileceğimiz bu fırsatı kaçırmamak için sanırım şimdiden planlara başlamakta da fayda var..

Bana kalırsa sonbahar geldi diye hüzünlenip yaz şarkıları dinlemekten ise yapraklarını dökmeye başlayan ağaçlara mutlulukla bakmalıyız zira onlar biraz daha büyüdüğümüzün tezahürü olurken bol hareketli, renkli ve ışıklı günlerin de habercisi oluyor..

Birsen Tarhan

Cafe Pi Bistro


Yaz mevsimini ve beraberinde güzel havaları da yavaş yavaş geride bırakırken açıkhavada yemek yediğim yemeklerini özleyeceğim mekanlar da bir bir gözümde sıralanmaya başladı. Bunların başında “hayatı pi’ye alın” sloganıyla Cafe Pi Beşiktaş Bistro geliyor. Bir kere en başta Beşiktaş’ta olması mekan adına büyük avantaj zira üniversite öğrencilerinin yoğun olarak yaşadığı bir semtte mekanlar diğerine açmak, 1-0 önde olmanızı sağlıyor.

Cafe Pi’nin yemeklerinden önce kokteyllerinden bahsetmeliyim. Kokteyl menüsü ayrı bir kitapçık halinde size sunulduğu için ayrı da bir özen göstermeniz gerekiyor=) Daha tatlarına bakmadan isimleri de sizi şaşırtabilir ki “mahşerin beş shotlısı” desem ne demek istediğimi sanırım anlarsınız. Mojito çeşitleri ve margarita konusunda oldukça iddialılar, üstelik burada “hesap gelince napıcam” korkusu yaşamadan daha önce tatmadığınız kokteylleri rahatlıkla deneyebilirsiniz zira fiyatları emsallerine uygun diyebilirim ama bu içkinin küpüne girmeniz anlamına gelmesin lütfen..

Gelelim yemeklerine.. Cafe Pi’de yedikten sonra pişmanlık duymayacağını kadar hafif lezzetlerle doyabilirsiniz.. Neredeyse bütün yemekler özel soslarla süslenmiş ama benim favorim pizzaları. Özellikle de “pizza carpaccio”. Her ne kadar carpaccio’yu başlangıçlardan kaldırmış olsalar da pizza çeşitleri arasına koyarak yeniden gönlümü kazandılar=)

Cafe Pi Beşiktaş Bistro’nun küçük bir açık alanı var, o yüzden rezervasyonsuz giderseniz dışarıda yer bulmanız çok zor ama sirkülasyona güvenip masa boşalmasını bekleyebilirsiniz. Hoş havaların soğumasıyla beraber içerde oturmaktan da keyif alabilirsiniz. Bu arada kısa zaman öncesine kadar tuvalet girişlerinde “xx, xy,yy” harfleriyle kapıda bir an duraklamanıza neden oluyorlardı=)

Ayrıca artık Anadolu yakasında oturanların da cafe pi’si var, Bağdat Caddesi şubesiyle..

1 Eylül 2010 Çarşamba

Uzaktan sevmeye hazır mısınız?


Hollywood’un romantik asi prensesi Drew Barrymore bu kez uzaktan da olsa bir kez daha sinemaseverlerin gönlünü fethetmeye hazırlanıyor.


Hollywood dünyasında genç yaşta gelen şöhreti taşıyamayıp uyuşturucu ve alkol bağımlısı olan isimleri düşündüğünüzde belki de bir zamanlar akla gelen ilk isimler arasında Drew Barrymore yer alıyordu. 1980’de ilk filmi Altered States'te rol aldığında henüz 5 yaşında olan Barrymore şüphesiz çocuk yaşında başına geleceklerden habersizdi 1981’de tüm dünyada, sinemaseverlerin kalbini Steven Spielberg’in “ E.T. The Extra Terrestrial ”de canlandırdığı sevimli Gertie karakteriyle kazandı. 1984 yapımı Irreconcilable Differences filmindeki rolüyle Altın Küre'ye de aday olan Berrymore, sigara ve alkol kullanmaya başladığında ise 9 yaşındaydı. Sinemacı bir ailenin -ki buna aslında hanedanlık desek de yalan olmaz- kızı olmasına rağmen elindeki fırsatları lehine çeviremeyen Barrymore uzun süre uyuşturucu ve alkol tedavisi gördükten sonra, birkaç başarısız oyunculuk denemesinin ardından tam da yapımcıların artık ondan umudunu kestiği sıralarda adeta küllerinden doğarak 1992’de Poison Ivy/Zehirli Sarmaşık ile yeniden beyazperdeye döndü.

Barrymore, Ivy adında, arkadaşının babasını baştan çıkartarak, karısının intiharına sebep olan genç bir kızı canlandırdığı film ile artık çocuk yıldız değil çekici ve iddialı bir lolita olduğunu ispatladı. 1995 yapımı Batman Forever/Batman Daima’daki performansıyla da göz dolduran oyuncu için artık yepyeni bir dönemin başladığını söylersek yalan olmaz zira artık 20 yaşındaki Barrymore güzelliğinin getirdiği avantajları ve inişli çıkışlı aşk hayatını da kullanarak Interview ve Playboy gibi dergilere verdiği çıplak pozlarla da gündeme geldi.

Teen-slasher filmlerin öncülerinden Scream/Çığlık’taki kısa ama etkileyici rolüyle katilin ilk kurbanı da olsa filmi hatırlamamızda onun payını inkar edemeyiz sanırım..

‘90’lı yılların sonlarından itibaren ise Barrymore romantik filmlerin aranan yüzü haline geldi. Belki de bunda, çocukluğunun kötü hatıralarını silmek ve sinemaseverlerin aklında masum ve çocukcu genç kız olarak kalma istediğinin etkisi de olabilir. 1998 yapımı The Wedding Singer/Evlilik Öpücüğü’nde uyumlu bir performans sergileyen Drew Barrymore ve Adam Sandler ikilisi 2004 yılında 50 First Dates/50 İlk Öpücük filminde de tekrar beyazperdede buluştular. Hafızası hergün silinen bir kıza aşık olan bir adamın hikayesinin anlatıldığı film şüphesiz Barrymore’un komedi filmlerinde ne kadar başarılı olduğunu bir kez daha ortaya koydu. Öncesinde ise 2000 yılında “ Charlie’s Angels ”da Cameron Diaz ve Lucy Liu’yla birlikte Charlie’nin üç meleğinden birini canlandırdı.

2007 yılında People dergisi tarafından dünyanın en güzel kadını seçilen Drew Barrymore aynı yıl romantik filmlerin prensi Hugh Grant ile kamera önüne geçerek Music and Lyrics/ Söz ve Müzik’te 80'li yıllarda ünlü olmuş fakat sonradan unutulmuş eski bir popstara yeniden şöhret kapılarını açan ve aynı zamanda mutlu bir aşka da yelken açan Sophie karakterini canlandırdı.

Seni Uzaktan Sevmek 3 Eylül’de vizyonda

Favori filmlerinden He's Just Not That Into You/Erkekler Ne Söyler Kadınlar’ın ardından şimdilerde ise bir kez daha Going the Distance /Seni Uzaktan Sevmek isimli son filminde de Justin Long ile yine romantik bir komedide başrolü paylaşan Barrymore yine adından söz ettirmeye hazırlanıyor. Barrmore filmde işi nedeniyle sevgilisinden uzak bir şehre yerleşmek zorunda kalan ve aradaki uzak mesafeye rağmen ilişkisini korumaya çalışan Erin karakterini canlandırıyor. Peki aradaki sorun mesafe mi yoksa yanı başlarındaki dostları mı? Bunu da filmi izleyerek öğreneceğiz..